Gülfer EkmenYazarlarYazarlık Atölyesi

Başlıksız

Bismillahirrahmanirrahim.

Hamd ederiz…

“Bizi yazmaya muktedir kıldığı için, yazdıklarımızı okunmaya değer kıldığı için, okunanları yaşamaya dönüştürdüğü için, asıl yurdumuza döndüğümüz zaman kapanmayacak sadaka-i cariye bu eserleri ikram ettiği için hamd ederiz. Hamd edecek bilinç verdiği için hamd ederiz. Nasıl hamd edeceğimizi öğrettiği için hamd ederiz.”

Böyle başlar Ahmet Bulut  “Allah’a Koşan Genç” kitabına. Devamını da hamd ettiğimizin, adını adıyla andığı, güzeller güzeli Resulüne salat ve selam getirerek, biz getirelim istedik.

Niçin yazıyorum? Beni buraya oturmaya, yazmaya iten güç nedir? Derdim ne benim? Bu satırları okuyanlar ne diyecekler benim için? Hayat meşgalesinde bu yazdıklarımın ne kadarı okunur? Okunanın ne kadarı anlaşılır ya da ben ne kadarını anlatabilirim?

Bu yazı diğerlerine benzemesin, plansız parmaklarım gezinsin klavyenin tuşları üzerinde. “Parmakların da, klavyenin de, akışın da sahibi var” gamsızlığıyla sahil-i selamete ulaştırsın yolculuğumuzu. Çok farklı düşüncelere niyetlenmişken bindiğim bu kayıkla, kürek salladığım dalgalar gösteriyor ki; aslında yazan ben değilim. Zira parmaktan, düşünceden, klavyeden payıma düşen sadece niyet oldu. Esma-ül Hüsna yazmaya niyetlenirken “Başlıksız” bir yazı yazarken buldum kendimi. Bir kez daha anladım ki; hiçbir şey benim değil.

Daha önce söylenmemiş sözleri söyleme iddiasında değilim. Sözcükler arasındaki ahenk ile okuyanı büyüleyebilecek yetenekte hiç değilim. Dolu bir bulut ya da hamile bir kadın gibi yükünü indirme telaşındayım. Rahmete vesile olsun duasıyla lütfu Rabbaniye talibim. Kerim ve Latif olanın ikramı olmayan ne var ki? Ölümün bu dünyadan alıp götürdüğü herkesin, bir eser bırakma gayesi değil midir; onu harekete geçiren? Bazen çocuk, bazen ilim, bazen cami, okul gibi umuma hizmet eden eser. Yazı ya da yazabilme, bunların tümünü içine alan kocaman bir daire zannımca…

Hamile bir kadının doğumla bıraktığı ağırlığının, tüm insanlık için hafifleme vesilesi olmasını dilemesi gibidir yazmak. Yazılan her bir kelime, düşünce artık sadece ona ait değil çoktan okuyucunun yaşamında da yerini bulmuştur. Kuş tüyü misali, rahmet rüzgârıyla konması gereken yere ulaşması için uçuşa geçmiştir bile. Ne doğuracağını, doğurduğunun neye benzeyeceğini ve nelere sebep olabileceğini bilemeyen kadın gibidir, yazma eylemindeki fail. Nasıl ki; her doğumun neticesi farklı ise her yazı da birbirinden farklı… Kiminin doğumu kolay, kiminin zor…

Evlatları birbirinden farklı olan annenin, her evladını ayrı ayrı sevmesi gibidir; yazarın yazılarıyla ilişkisi. Derin, mantıklı, bilimsel, yenilikçi, duygusal, geleneksel vb. tüm evlatlarının ayrı bir yeri vardır onda. Ne doğumun zamanına, ne de ne doğuracağına dair en ufak bir bilgisi olmasa da tüm olanları idare eden Rabbül Alemin’e dair bilgisidir onu rahatlatan. Bilir ki; yazdıkları üzerinden de terbiye ediliyor, başıboş bırakılmıyordur. İliklerine kadar hissettiği sevgi, onu ayetten iktibasla “Rabbim! Karnımdakini hür olarak sırf sana adadım. Kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin.” (Al-i İmran /35) demeye iter. Ve yüreğinden, gönül dünyasından dökülenleri hür olarak Vehhab olana adar. “Rabbi onu hoşnutlukla kabul buyurdu, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi.” (Al-i İmran / 37) şeklinde, bir kabul olması duasını da beraberinde yaparak nihayetlendirir üzerine düşeni.

Sofrasını herkese açan, herkesi davet eden Hz. İbrahim gibidir yazar. Rahman olandan bu şekilde öğrendiğinin, cisimleşerek ilanıdır bu davranışı. Nasibi olanın icabet edeceği bu davranışının, birilerinin işine yarayabilir olması; bir sonraki adımın gelişini kolaylaştırır. Vedud olanın sevgisini kazanma isteği, onu kendi bencil kalıplarının dışına çıkarır. Bildiği ile amel etmenin, amel ettiğini paylaşmanın, sevgiyi ve merhameti çekeceğini ve dünyanın ancak bununla dönebileceğini bilir. Karşısındakine yedirdikçe karnı doyar, verdikçe kendisine daha fazla verildiğine tanıklık eder. Verdiği ilimle kulunu ödüllendiren, dönüp ilmini paylaşmasını da ödüllendiren Alim olan Rab’dan aldığı terbiyenin gereğini yapıyordur. Bu kadar lütuf tanıdığı, kudretine hayran olduğu, sevilmeye en layık olanı, hayatın anlamı olanıyla insanı buluşturma derdinden doğan sorumluluk duygusudur ona bunu yaptıran. Kendisine verildiğinin bilinci ile verenin yolunda kullandığı kabiliyetinin teşekkürüdür yapmaya çalıştığı. Yüce olanın adının yüceliğini ilan etmeye çalışırken, izzet elbisesini çoktan giydirmiştir Aziz olan.

Zahiri hastalıkların şifa bulmasında basamaksa hastane, kulun ilahına yakınlaşma vesilesiyse cami, maddi susuzluğu gidermede aracıysa çeşme ve bunlarla insanlara faydalı olunuyorsa; bunların tümünü yapabilmenin başka bir yolu yok mudur? Yakınlığın lezzetini hissettiği yazılar, onu yazan için, bir cami hükmünde olamaz mıydı? Ya da hakikate susamışlar için gönülden dökülen inciler, susuzluğu gideren çeşme görevi göremez miydi?

Manevi hastalıklarının çoğunun reçetesini okuduğu yazılarda bulan yazar, belki de aynı umutla başlar yazmaya. Ve o kutlu Nebi’nin müjdesi yankılanır kulağında: “Bir Müslümanın diktiği ağaçtan veya yediği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o Müslüman için birer sadakadır.” (Buhârî, Edeb, 27)

Öyle bir sadaka ki; cariye gibi daima senin iyiliğin için çalışır. Elinin ulaşamadığı yerlere de sözünü ulaştıran elçidir yazma işi. Hem başka âleme göçmüş olsan da gönlünden Hak için dökülen kelamların, hizmetinde olduğu müjdesini vermiştir Baki olan.

Yazmakla başladı anlamak
İç çekip rahatlamak
Dünyayı daha iyi sorgulamak
Sonra içindekileri daha iyi haykırmak

Yazmakla başladı her şeyi anlamak
İçinde ne varsa esmek
Satırlarda kendi porteni* çizmek
En güzel melodiyi dinlemek
Sonra sonuna kadar huzura ermek (Ozan Çelebi)

Allah’ım! Yazmak, yazabilmek senin ikramındır. İkram etmeye devam ettiğin müddetçe yazabilirim. İsim ve sıfatlarının yansıma alanı olabilecek yazılar yazmamı lütfet ve bunu yakınlığına vesile kıl. Sana doğru yolculuğa çıkan ruhumu, sevginle süsle ve onu başka ruhların da sana olan yolculuğunda öncü kıl. 

“…Ve ben Rabbim, sana ettiğim dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.” (Meryem / 4)

*Porte: Üzerine ya da arasına nota işaretlerinin yazıldığı beş koşut çizgi

Gülfer Ekmen | Nisanur Dergisi | Mart 2019 | 88. Sayı

Yorum yap