Elif YüksekYazarlar

Arzın kalbine misafir ol

Bazen bunalırsın. Bir değişikliğe ihtiyaç duyarsın. Farklı bir mekân, farklı bir his, farklı bir tad, farklı bir muhabbet, farklı bir yüz ararsın. Belki birkaç saatliğine, belki birkaç günlüğüne belki de birkaç haftalığına gitmek, bulunduğun yerden ayrılmak, o anki halinden sıyrılmak istersin.

Gidecek bir yer arar düşlerin… Misafir olmak ister bir yanın… “Misafir ol gel bana” diyenin, o an için olmasa da, gitmek ister yâdın…

Evet, oluyor bazen çat kapı gitmek istemelerin. Ya da günler sonra kendini farklı âlemlere salmak istemelerin. Her iki halde de aklına takılan bir husus olur; şöyle canhıraş ama sessiz ve derin bir çığlık misali, kafanın etini yemeye hazırlanan bir duygu; ya rahatsızlık verirsem? Daha da mühimi; rahatsızlık verdiğimi hissedersem? Ev sahibesi/ahalisi kaşıyla, gözüyle, sözüyle ya da tavırlarıyla “Nerden çıktın” imasında bulunursa? “Neden geldin” dercesine açılırsa çaldığım kapı? “İç de git biran önce” diye çınlarcasına tepsiye indirilirse kahve fincanı? Lokmalarımın bir bir sayıldığı kanaatine varmam işten bile olmazsa?

Evhamlar… Kaygılar… Endişeler…

Ama “yok!” dersin. Elinin tersiyle iter, kovalarsın o inatçı duyguyu. Gerisin geri gitmesi için dil döker; misafirin Allah’ın bir lütfu olduğu hakikatiyle, tutar dirseklerinden ötelersin. Tel tel bir kırbaca dönüşür; misafir, ikram, bereket, dua, kerem, bağışlanma, ziyaret kavramları. İndirirsin habire evhamlarının sırtına. Güzelce bir vakit idare eder seni, bu hatırlayışlar. Ta ki, havsalanda belirene kadar, bir takım yaşanmışlıklar!

Çocuğunun elinden kayıp halıya dökülen çay lekeleri yayılır zihninin izbeliklerinden, gözünün önünde koca bir okyanusa dönüşür. Bir anlık dalgınlığından/dikkatsizliğinden faydalanarak eline geçirip kanepenin kenarlarına hayallerini dokuduğu fosforlu kalemin rengini anımsamaya çalışırsın durduk yerde. Sarı mıydı, turuncu mu? O değil de, ev sahibesinin tavrı engince miydi yoksa ekşimtırak mı? Rengi belki unutmuşsundur ama tavrı asla! Neyse, “olsun” der düşlerin. “Daha dikkatli olsaydın sen de” diye arka çıkar hislerin. “Bu gitmeyi düşündüğüm yer öylesi değil; ahalisi farklı” diye cesaretlendirir seni, bazı düşlerin.

El-hâsıl edilecek o koyu muhabbetler ve akabinde açılacağına inandığın ufkun galebe çalar; gitme isteğin tavan yapar; tebdil-i mekân arzun zır zır çalar. Gidersin! Birkaç saat kalır dönersin. Gerisin geri teper mi düşlerin, orası gâh muamma gâh net ve kesin gâh “eh idare”

Bazen de gidersin! Günlerce kalır ve dönersin. Gidecek bir yer arayan düşlerin ile dönmeyi dört gözle bekleyen düşlerin kapışır. Cenk meydanı kurulur. O ‘misafir’ der durur beriki ‘sığıntı’ der vurur. O ‘ikram’ der çelme takar öteki ‘zahmet’ der yumruk atar. O ‘lütuf’ der gayretle beriki ‘külfet’ der hışımla. O ‘etme’ der nasihatkâr öteki ‘gitme’ der tehditkâr. Kazananı hep değişir bu düellonun. Tarafları hep değişir. Ama sebepleri birdir. Hep aynı ve her ikisi de haklı…

Sonra, çok sonra, yıllar ve tecrübeler sonrasında arayışın yeni bir yön belirlemek ister. Düşlerin yeni bir hal yaşamak ister. Ve sorgular! Var mıdır öyle bir yer, sahi? Gitme isteğinin hiç azalmadığı… Gitmek için can attığın… Gitmek için her türlü imkânını seferber ettiğin… Gidebilmek adına nice dualar ettiğin, billur billur yaşlar döktüğün… Karşılaşacağın muameleye dair kaygılar mı? Artıkça artan evhamlar mı? Gönlünden taşan endişeler mi? “Yok canım daha da neler” derken yanılmadığından adın kadar emin olduğun…

Evet, tam da böyle bir yer arayışın sürerken arz-ı endam eder düşlerin ve ardı sıra takılır gelir beklentilerin. Çıtayı daha da yükseltirsin. En ufak olumsuz bir muamele görmeyeceğini bildiğin bir misafirlik… Umduğunu fazlasıyla bulacağın bir misafirlik… İkramıyla, keremiyle, hoşgörüsüyle, güzel muamelesiyle, ufuk açıcı ve hoş sohbetiyle, derin muhabbetiyle kimselerin asla ve hiçbir zaman boy ölçüşemeyeceği bir evin sahibine misafirlik…

Dahası mı? Ne kusur işlersen işle mahcubiyetini bir lahza öteye geçirmeyecek, ne talepte bulunursan bulun mihnet hissettirmeyecek, ne kadar kalırsan kal seni ‘sığıntı’ yaftası muhatabı etmeyecek ve hiç olmadığın kadar hoşnut edecek bir ev sahibine misafirlik…

Bazen bunalır, bir değişikliğe ihtiyaç duyar; farklı bir mekân, farklı bir his, farklı bir tad, farklı bir muhabbet, farklı bir yüz ararsın ya… Ve “rahatsızlık verirsem” evhamını yanına katiyen almak istemezsin ya… İşte, o zaman arzın kalbine misafir ol! Kâbe-i Muazzama’ya yönelt adımlarını! Kapısı hoşnutsuzlukla açılmayacak ve yüzüne asla kapatılmayacak o eve…

Diğer taraftan şunu da düşünmeden etme! Nasıl bir ev sahibisin, misafirinin indinde? Nasıl bir hal üzere ağırlayışın?  Nasıl bir tonda yaklaşımın? Nasıl bir ahenk ile ulaşıyor ikramın? “Benim evim nasıl bir mekân?” diye sor benliğine. “Gelmek isteyenlere…”

Belki orası kadar ve orası gibi olmayacak ama bir şubesi gibi olsun, yapamaz mıyız? O evin tevazuunu, hoş görüsünü, sıcaklığını, mihnetsizliğini, eminliğini ve serinliğini olduğu gibi değilse bile bir cüzünü sunamaz mıyız? Evlerimiz o evden pay almayacak ise ne işe yarıyor/yarayacak? Sahipliğimiz, asıl sahibin yüceliğinin gölgesinde gezinmeyecek; isimlerinin tecellilerinden payına düşeni almayacak ise ne anlama geliyor/gelecek?

Gelin, ilk fırsatta arzın kalbine misafir olalım! Bunu en başta durulmak ve sıyrılmak için yapalım. Tebdil-i mekânın ferahlığını, göz ve gönüllerimize duyurmak, ruhlarımıza yansıtmak adına, o kutlu yola revan olalım. Ve evlerimize geri döndüğümüzde, bu müthiş ağırlanmanın modelliğinde ve dahi bereketiyle bizler de ‘ağırlama’ yapalım…

Böyle bir imkânımız şimdilik yoksa da, ‘ağırlama’ modelimizi tez elden masaya yatıralım… Haydi, bismillah!

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | 76. Sayı | Mart 2018

Yorum yap